31 Temmuz 2008 Perşembe

Hırvatistan (Split-Hvar-Dubrovnik)





























Hırvatistan

Birkaç ay önce eşimin planlamaya başladığı, benim şüphe ve merakla yaklaştığım seyahatimiz bir Pazar sabahı İzmir’den başladı, İstanbul aktarmalı bir uçuş ile Zagrep’e vardık, yolculuk 2 saatten az sürüyor. Zagrep’ten de Split’e uçuşumuz vardı fakat arada 4-5 saatlik bir süre olduğu için bizde otobüs ile şehir merkezine indik (biz gittiğimiz zaman, Temmuz 2008’de 1 Euro: 7 Kuna idi, havaalanı-şehir merkezi otobüsü adam başı 30 euro, havaalanında döviz bozan büfeler var)

Şehir merkezinde sıcak bir Pazar günü olmasının da verdiği boşluk vardı, daha önce Zagrep’te yaşamış bir dostumuzun tavsiyesi ile şimdi adını hatırlayamadığım bir meydan ev etrafındaki kafelere gittik.

Split
Akşam Split uçağı ile yine 1 saat civarı kısa bir uçuş ile Split’e vardık. Split’te evinin birkaç odasını pansiyona çevirmiş Rooms Tomic adlı bir pansiyonda kaldık, limana 10 dk mesafede, ertesi gün sabah City Tour otobüsü ile (adam başı 70 Kuna) şehir turu yaptık, Split Dalmaçya bölgesinin başkenti konumunda, deniz kenarına kurulmuş, güzel bir şehir, şehir içinde rahatlıkla denize girilebiliyor, hemde tek bir yerden değil, milli park tarzı bir park da var merkeze 15 dk mesafede orasıda olur, limanın bir arka koyundaki kumsalda. Limanın olduğu sahil şeridi çok şık, kafeler, restaurantlar var. Split’i gezdikten sonra aynı gün deniz otobüsü ile 1 saat süren bir yolculukla (günde 3-4 deniz otobüsü var, kaldığımız pansiyon sahibine mail atmıştık gitmeden, o bizim için saatlerini öğrenmişti, planımızı bizde buna göre yaptık) Hvar adasına vardık.

Hvar

Hvar adasında limana inince insan çok güzel bir adaya geldiğini hissediyor, bu adada Luka’s Lodge adlı bir pansiyonda kaldık, Hırvatistan’da özellikle pansiyon rezervasyonlarında duş ve tuvaletin odanın içinde olmasını istediğinizi belirtmenizde fayda var, olmama ihtimali de var, biz bunu belirtmiştik fakat deniz manzaralı oda farkı ödemediğimiz için kot farkına kurulmuş bodrum katta duvar manzaralı bir odada kaldık. Pansiyon şehir merkezine yürüyerek 7-8 dakika mesafede, yemeğinizi pansiyonda yapıp yiyerek daha ekonomik bir tatil de yapabilirsiniz, genelde pansiyonlarda ortak bir mutfak var.

İlk gün şehir içinde biraz yürüdük, bu aynı zamanda istediğiniz yerde durup denize girebilirsiniz anlamına da geliyor, bizde sıkıldığımız bir yerde durduk, kayalara havlularımızı serdik ve denize girdik, Hırvatistan seyahatinde yanınızda denize girip çıkabileceğiniz bir deniz ayakkabısı bulunması önemli, genelde kayalık bir denizi var (bu sebeple de çok berrak) ayrıca adadaki birçok kişi kayalara sermek için yanında minder bulunduruyor, deniz ayakkabısı da minder de heryerden rahatlıkla alınabilecek ekipmanlar.

Akşam limana bakan teraslı güzel bir restoranda akşam yemeğimizi yedik, adaya sürekli yatlar (en küçüğünden mega yatlara kadar) gelip gidiyor, manzarası çok güzel.

2.gün günübirlik tekne turu ile “Bol” adasına gittik, 1,5 saat civarı tekne ile gittik, teknede yemeğimizi yedik, adaya indik oradan taksi-tekne ile çok güzel bir plaja gittik, bizim ölüdeniz gibi bir burun, resimlerini her yerde görürsünüz bembeyaz, fakat bu beyazlık kumsal değil çakıltaşı bir plaj, orman ile iç içe, en pahalı şezlong-şemsiye burada, 2 kişi 120 Kuna, denizi çok güzel, dalga yoksa havuz gibi, gelirken taksi-tekne ile geldiğimiz yolu yaklaşık 20 dakikada çamların arasından sahile paralel bir yoldan yürüyerek döndük.

3.gün Hvar adasına yakın “Paklani adaları” olarak adlandırılan yaklaşık 20 adadan oluşan adaların etrafından dolaşıp daha sonra da bu adaların en büyüğü olan Paklani adasında durduk. Limana inince heryer yat, fakat adanın ortasından bir patikadan 10 dakika yürüyünce adanın arka tarafında adeta gizli kalmış bir cennet gibi süper bir koya ulaşıyorsunuz, koya inince önce bir kumsal sizi karşılıyor ama oralar kalabalık biz soldan devam edip kayaların üzerinde durakladık, daha sonra eşim biraz daha yürüyüp ufak bir bar buldu, orada 3 zeytin ağacının ortasına kurulmuş bir minderde oturduk, barın önünden denize girdik, deniz havuz gibiydi desem yeridir. Kafa dinlemek için çok güzel bir mekan, ayrıca Hırvatistan’da bizdeki gibi mekana giriş parası yok, yani kumsalda şezlonga vereceğimiz parayı barda biraya verip daha verimli kullandık JHırvatistan kıyılarında dikkatimizi çeken bir şey de gittiğimiz her koyda yelkenliler olması, nüfusu sadece 4,5 milyon olan bir ülke ama yelkencilik çok gelişmiş, Avrupalılar da tercih ediyor, yelken de kiralanıyor, ve olması gereken şekilde o teknelerden ne gümbür gümbür rahatsız edici bir müzik yayını var, ne denize atılan bir çöp.

Dubrovnik

Hvar adasından sabah 7 feribotu ile (bu güzel adadan ayrılmanın verdiği hüzün ve tekrar geri gelme sözü ile) ayrılıp tekrar Split’e geri döndük, 8’e 5 kala 8 otobüsüne son 4 koltuktan birini alarak Split-Dubrovnik otobüsüne bindik, bu otobüste numaralı koltuklar dışında birde otobüsü dolmuş gibi indi bindi için kullanan ve sürekli ayakta seyahat eden 20 kişi daha oluyor, binerseniz biletinizin koltuğuna oturmakta ısrar edin, ayakta kalırsanız bildiğiniz dolmuş J valizlere de ayrıca para istiyorlar, 1 euro civarı. Split-Dubrovnik arası otobüs/araba yolculuğu manzara açısından süper ötesi 4 saat boyunca sadece ve sadece yeşil+mavi+adalar arasından gidiyorsunuz, arada Bosna-Hersek’e 20 dakikalık bir mesafe için girip tekrar çıkıyorsunuz. Dubrovnike öğlen saatlerinde vardık, otobüsten iner inmez birçok pansiyon sahibi sizi karşılıyor fakat biz daha önceden rezervasyon yaptırmış olduğumuz otelimize taksi ile yola çıktık. Yola çıktık derken aklınıza uzun bir mesafe gelmesin 5 dk sonra otelimizdeydik, Otel Vis denize sıfır, kendi plajı olan 3 yıldızlı bir otel, fiyatına göre aldığımız servis güzeldi, temiz deniz manzaralı bir oda, gayet zengin açık büfeli kahvaltı. Otelimiz Dubrovnik'in şehir merkezine otobüs ile 10 dk mesafede, otel resepsiyonu otobüs için bilet satıyor, 8 kuna tek yön, otobüsün zaman çizelgesi otel resepsiyonunda asılı ve alışık olmadığımız bir biçimde dakik bir şekilde otobüsler geliyor, birçok turist belediye otobüsünü kullanıyor.


Dubrovnikte ilk gün yorgunluğumuzu otelin plajında dinlenerek attıktan sonra şehir merkezine indik, şehir merkezi derken aslında Dubrovnik Kalesine gittik, kale ve kale içi çok iyi korunmuş (sonradan öğrendik ki balkanlardaki savaşta kalede bombalanmış ama aslına uygun restore edilmiş, War In Dubrovnik kitabına kitapçılarda bir göz atarsanız etkileyici resimler görebilirsiniz). Bizim vardığımız akşam Dubrovnik festivalinin başlangıç akşamı olduğu için çok kalabalıktı, şehir gerçekten festival havasına bürünmüştü. Surların içinden bahsedecek olursak geniş ve denize çıkan ana caddesi daha çok alışverişe yönelik, ara sokaklarda ise çok farklı damak tatlarına hitap eden çeşitli küçük restauranlar, resim galerileri, kafeler, butikler, hediyelik eşya satan ufak dükkanlar ve daha arka sokaklarda insanların yaşadıkları evler var, kaleye girip dümdüz yürürseniz denize ve limana çıkıyorsunuz, buradan birçok değişik yöne günlük tekne turları düzenleniyor, kalenin surlarına çıkıp sanırım 1 saatten daha uzun süren sur turu yapabiliyorsunuz, ayrıca (bize biraz pahalı geldi) surlarda çok güzel Gil's adlı bir restaurant var. Sokaklarda kaybolmayı sevenler, fotoğraf sanatçıları sur içindeki dar ara sokaklarda çok keyifli vakit geçirebilirler. Yemek olarak deniz mahsülleri gayet makul fiyatlara ve lezzetli, hırvat şaraplarınıda denemeden geçmeyin derim, yemekten öncede bazı restauranatlar Prosek (proçek diye okunuyor) iştah açıcı hafif bir içki ikram ediyorlar, buzlu hafif tatlı keyifli bir yaz aperatifi.

Dubrovnik'teki ikinici günümüzde tekne ile etraftaki adaları gezdiren bir tekne turuna katıldık, 3 değişik adaya gittik, birinci ada kolocep adası, dubvornike en yakın olanlardan ama tekne ile 1 saat civarı sürüyor (teknemizin pek hızlı olmadığını 1890 lı yıllarda yapılıp restore edildiğini ama çok güzel bir tekne olduğunu belirteyim) bu adada çok uzun süre kalmadık, 1 saat civarı, deniz kenarına kurulmuş şirin bir kasaba, daha sonra ikinci adaya doğru yola çıktık, Lopud adasına vardığımızda öğle üzeriydi, bu adada golf arabası ile 10 kuna karşılığı adanın diğer tarafındaki beyaz kumsallı, sığ denizli çok güzel bir sahile gittik (yürüyenlerde oldu ama in çık öğlen sıcağında olacak iş değil) orada denize nazır bir restaurantın şezlonglarına kurulup (Ülkemizdeki birçok tesisin yaptığı gibi giriş parası tarzı uygulamalar bu ülkede yok, sadece yediğinize içtiğinize para veriyorsunuz, ödediğiniz paralarda içinize oturmuyor, verdiğinizin karşılığını alıyorsunuz) manzaranın tadını çıkardık, akabinde denizin ve kumsalında :) nimetlerinden faydalandık. Yaklaşık 3 saat bu adada kaldık, bir daha tatile gitsek kafa dinleme amaçlı sırf bu adada bile 2-3 gün kalınabilir düşüncesi ile ayrıldık, buradan Sıpan adası adlı 3.ve son adaya geldik, bu adaya niye geldik tam anlamadık, gezdiklerimiz arasındaki en dandik ada bu idi (misal kumsalını göremedik çünkü sadece yarım saat kaldık) tek aklımda kalan deniz kenarındaki salaş barında hırvatların sodalı şaraplarını denemek oldu, sıcakta çarpmaması için sanırım ağır alkollü şarapları soda ile karıştırıp soğuk ve hafif bir içecek olarak içiyorlar.

Dubrovnikteki üçüncü ve son günümüzde önce otobüs ile şehir turu yaptık, yaklaşık 1,5 saat sürüyor, birçok duraktan turistleri alıp aldığı durağa bırakan bir ring sistemi var, sürekli tur atıyor otobüs, şehri tanımak isteyenler için önerilir, turun bitiminde de Dubrovnik kalesinin marinasından 5 dk mesafedeki Lokrum adasına tekne-dolmuş ile (50 kişi civarı) geçtik. Burası aynı zamanda bir milli park, şehrin içinde sayılır, ve sanki ıssız bir adaymış gibi korunmuş, kıyıda kayalıklara havlunuzu serip kendinizi serin ve temiz sulara bırakabilirsiniz, yada 5 dakikalık bir yürüyüş ile adanın diğer tarafına geçip oradaki (gene kayalık) sahili keşfedebilirsiniz, İzmir'de yaşayıp körfezinde değil yüzmeyi oradan çıkan balıkları bile yemenin tehlikeli olduğunu bilen bir kişi olarak şehir merkezindeki denize girilen böyle bir mekana (ki aslında tüm Hırvatistan böyle) gıpta etmemek, kıskanmamak ve neden bizde böyle olamıyor diye düşünmemek elde değil.

Dubrovnikte yediklerimizden biraz bahsetmek gerekirse deniz mahsüllü makarna, midye (içi pilavsız ve pişirilmiş) aklımızda ve tadı damağımızda kalan güzel lezzetler.

Seyahatimizi buralara kadar gelmişken Mostar'ı görmemek olmaz düşüncesi ile Bosna'da sonlandırmaya karar vermiştik, bu sebeple Dubrovnikten Mostar'a otobüs ile gittik, orada bir saat kadar bir süre Mostar köprüsünü ve etrafını gezdik, daha sonra başka bir otobüs ile SarayBosna'ya gittik. Dubrovnik-Mostar arası çok keyifli bir yol, yemyeşil tepeler ve dereler size yol boyunca eşlik ediyor, fakat yol boyunca, Mostar'da ve SarayBosna'da gördüğünüz savaşın izlerini taşıyan binalar savaşın ne kadar kötü ve yıkıcı birşey olduğu gerçeğini size hiç unutamayacağınız bir şekilde hatırlatıyor.

Hiç yorum yok: